e-okul
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Yalnızlık

"Öteki", ben olmayan, "ben" ise, ötekinin ötekisi olarak tanımlanabilir. Birbirine muhtaç ikili bir ilişkidir bu. Ben, kendini tanımlayabilmek için önce ötekini keşfeder. Kendini ancak, ötekinden kendine doğru hareket ederek tanımlayabilir.
Ferit Edgü'nün "Hakkâri'de Bir Mevsim" adlı romanında islenmiş konulardan biri de çarpıcı bir biçimde ele alınmış olan "Ben ve Öteki" kavramıdır. Romanda, ben ve öteki, öykü kahramanının hep birisine ihtiyaç duyması ile ele alınmıştır. Kahraman hem yalnızlık duygusuna hakim olamamış, hem de bir şeyler öğrenmek ister havasında olduğu için yazar bu konuyu seçmiştir. Ben ve öteki hep birbirine muhtaç İki kişiliktir. Öteki olmazsa, "ben" de olmaz. Bu nedenle birinin, başkaları hakkında bir fikri yoksa, kendi hakkında da bilgisi yoktur. Çünkü fikir sahibi olamaz. Karşılıklı yardımlaşma, bu İlişkiyi düzene sokar. İnsanlar yaşadıkları ortamı değiştirince kişiliklerinde, davranışlarında ve uğraşlarında da değişiklik meydana gelir. Bu aynı zamanda "öteki"ni tanıdıktan sonra da gerçekleşebilmektedir.
Öyleyse nedir ben ve öteki? "Öteki", ben olmayan, "Ben" ise, ötekinin ötekisi olarak tanımlanabilir. Birbirine muhtaç İkili bir ilişkidir bu. Ben, kendini tanımlayabilmek için önce ötekini keşfeder. Kendini ancak, ötekinden kendine doğru hareket ederek tanımlayabilir. Ötekini, kendine göre eksiklikleri ya da fazlalıklarından faydalanarak fark eder. Kendini tanımladığı ve ötekini nesneleştirdiği anda kendisini özneleştiriyor ve merkezi kendisi olan ilişkiyi kuruyor. Bu, benin düzenlediği sıralamayı oluşturuyor. Özne, yani "ben" tek başına aciz ve anlamsızdır. Tek başına bir işe yaramaz. Kendi yabancısına muhtaçtır. Ben, ötekini keşfeder, nesneleştirir ve ötekini, düzenlemenin yollarını arar. "Ben"e göre ötekinin de ötekileri vardır. Böylece birbirinden bağımsız ya da iç içe, sayısız sayıda ikili ilişkiler ve küçük iktidarlar oluşur. Ben, her zaman bir şekilde 'öteki' arayışı içindedir. Öteki ise hep "ben" in içindedir. "Ben ve öteki", "biz ve
onlar", "yerli ve yabancı" gibi İkili yapılarda İlişki, ilişkinin her iki tarafı için de iki yönlü işlemektedir. İçe ve dışa doğru. Ben / biz / yerli ve öteki/ onlar / yabancı tarafları, bu ilişkideki konumlarını hem kendileri için ve kendilerine doğru, hem de kendileri olmayan için ve kendilerinden dışarıya doğru kurmak ve devam ettirmek durumundadırlar. Özne bu ilişkideki merkezi yerini ve ötekine karşı kurduğu iktidarını haklılaştırmak için gerekçeler üretir, kendini buna ikna eder ve sürekli olarak bunu kendine tekrar eder. Ötekini kendisi için 'mutlak öteki' haline getirir. Buna inanır. Aynı şeyi ötekine karşı da yaparak, onu kendisinin ötekisi olduğuna alıştırır ve bu ilişkiyi iki taraf için de, başka türlü olmasının imkansız olduğuna inandırır. Aynı iki yönlü işleyiş öteki için de geçerli. Yani aynı mekanizma ötekinde de, içe ve dışa doğru işler. Bu ikili yapılanma, her iki taraf için de zihinsel anlamda narkotik etkisi taşır. Yani tarafların oluşturulmuş, kalıplaştırılmış davranışları ve beklentileri artık her iki taraf için de önceden bellidir. Kalıba sokulmuş ilişki biçimi, her iki taraf için de kabullenilmiş ise zihinsel uyuşukluğu başlatır. Bu, tarafları rahatlatır, durumu normalleştirir. "Ben" paranoyak bir şekilde, kendine benzemeyeni, yabancı olanı keşfettiği anda tehlikeli bulur ve kendini koruma duygusuyla tehlikenin ortadan kalkması için onu ya kendisine benzemeye zorlar, asimile etmeye çalışır ya da algıladığı tehlikenin boyutlarına göre öteki üzerinde düşmanca bir strateji geliştirir. Kendi paranoyasının kurbanı olur. Ben, bu noktadan sonra "başkaları berbat" demeye başlar. Bir bakıma kendini beğenmişliktir.
Ben, öteki olmadan yaşayamaz. Romanda, kendini bir kazazede olarak tanımlayan ve hiçbir şey hatırlamayan, bazen buna kendisi de inanmakta güçlük çeken bir karakter vardır. Yazar, "ben ve öteki" ilişkisinde bu ana karakteri "ben" olarak alıp diğerlerini "öteki" yapmıştır. Arada sırada romanın ilerleyen bölümlerinde de bunu derinleştirerek, ana karakterin diğer insanlara muhtaçlığını anlatmıştır. Kimi zaman öğretmenlik yaparken çocuklardan öğrendiği şeylerle, kimi zaman da oranın dilini öğrenmeye çalışırken, "ötekilere", yani köy çocuklarına ihtiyaç duymuştur. Bu muhtaçlık, "ben"in, "öteki" olmadan asla yaşayamayacağının göstergelerinden birisidir.
Birinin, başkaları hakkında bir fikri yoksa, kendi hakkında da bilgisi yoktur. Yani yine bir başka deyişle "Ben", "öteki"ni analiz etmeden, kendi durumunu anlayamaz". "Ben" in, öteki olmadan yaşayamamasının nedeni, hem tanımındaki gibi aslında ötekinin de "ben"in içinde olmasından, hem de ona çeşitli nedenlerden dolayı ihtiyaç duymasındandır. Örneğin bu ihtiyaçlardan biri kendisi hakkında bilgi edinmektir. Öteki ile karşılaştırma yapamazsa kendi hakkında hiçbir farkı bilmeyecek ve bundan dolayı bilgi sahibi olamayacaktır. Belki kendini tanımlayamayacaktır bile. Bu, romanda karakterin, gittiği köyü incelemesi ve insanların sefilliğini fark etmesi olarak ele alınabilir. Köydeki çocukların ayakkabı giymemesi, okulun eskimişliği, insanların ilgisizliği ve bunun gibi kötü koşullar... Bu kötü haldeki yeri görünce, hem kendi iyi durumunun farkına varıp kendini tanımlayabilmiş ve onlardan ayırabilmiştir. "...başka bir dilden soru sorduğumda cevaplamayan, saçları makasla kırpılmış oğlanlar, mosmor ayaklı yalınayak çocuklar, hiçbirinin önünde kalem, kitap, defter olmayan çocuklar..." (Edgü 23). Bundan mutluluk duymasa da kendi durumu için şükretmiştir. O andan itibaren de çalışmaya başlamıştır.
Karşılıklı yardımlaşma, hayatı düzene sokar. Tıpkı "ben ve öteki" ilişkisinde olduğu gibi, "ben", ötekinin farklı olduğunu fark edince korkar ve onu tehlike olarak görür. Bu nedenle onu hemen asimile eder, kendine benzetmeye çalışır. Böylece tehlike ortadan kalkmış olur. Fakat karşı tarafı asimile etmek veya değiştirmek her zaman şiddetle veya o tarz bir yöntemle olmak zorunda değildir. Yardımlaşma gibi güzel ve barışçıl yollarla da bu gerçekleştirilebilir. Romandaki karakter köyün öğretmeni olarak çocuklara pek çok şey öğretmiş ve onlardan da pek çok şey öğrenmiştir. Burada karşılıklı yardımlaşma vardır. Başlangıçta hiçbir şey hatırlamamasına rağmen yardım ederek hem onları bilgilendirmiş hem de kendisi hakkında bilmek istediği şeyleri öğrenmiştir. Kendisi de bunun farkındadır. "Bana gelince, hem öğreten hem öğrenen biri..." (Edgü 66). Burada hem yardımlaşmanın önemine yer verilmiş, hem de "ben" in, "öteki" olmadan yaşayamayacağına başka bir kanıt gösterilmiştir.
İnsanlar yaşadıkları ortamı değiştirince kişiliklerinde, davranışlarında ve uğraşlarında da değişiklik meydana gelir. Ben ve öteki arasındaki ilişkide roller bellidir. Bu rolleri belirleyen de elbette "ben" dir, yani romandaki ana karakter. Ben olan, kural koyan, konuşan, yazan, planlayan, strateji geliştiren, akılcı olan, sınırları tanımlı ve katı, değişmez olandır. Öteki ise kurallara tabi olan, dinleyen, okuyan, öznenin yaptığı planlamaya uyması beklenen, taktik geliştiren, duygusal olan, sınırları değişebilir olan ve özneye göre esnek durumda olandır; yani köy halkı ve özellikle çocuklar. Romanda genellikle ana karakterin bakış açısından anlatım yapıldığı için "Ben" in durumu çok iyi anlaşılmaktadır. Ben ve Öteki ilişkisinde "ben"in koyduğu bu ilişki yapısını öteki de benimsemiş ve seçeneklerden birini kabul etmiş ise problem yoktur. Köydeki çocuklar bu kategoriye girebilir. Ancak ikili yapının taraflarından birinin özellikle de edilgenleştirilmiş olan "öteki"nin itirazıyla problem başlar. Çocuklar da "öteki" durumundadır fakat Muhtar ve Halit gibi "ötekiler" problem yaratmaktadır. Ötekinin, ilişkiye ve dolayısıyla "ben"e karşı takındığı kayıtsızlık bile "ben"i çileden çıkartmaya yetmektedir. Bu nedenle karakter sürekli romanda kafası karışık bir haldedir. Hep isyan içindedir. Bulunduğu durumdan veya etraftakilerin bulunduğu durumdan... "Yol boyunca göz pınarlarımda birikmiş olan yaşlar bir anda boşaldı. Bir çocuk ölüsü önünde tutamadım kendimi..." (Edgü 58). İşte bu andan itibaren en azından onları eğitmek için çaba göstermiş ve onların sefil durumlarına karşı kayıtsız kalmamıştır.
Sonuç olarak herkesin birine ihtiyacı vardır. Yani "ötekiler" olmazsa özne de olmaz. Bu kişiler birbirine yardımlaşma ve tanımlama yoluyla bağlıdır. Birbirlerini tanımladıktan sonra ayrılır ve bir anlam kazanırlar. Ferit Edgü, "Hakkari'de Bir Mevsim" adlı eserinde bir insanın diğer insanlara muhtaçlığını ve yardımlaşmanın hiçbir zaman elden bırakılmaması gerektiğini etkileyici bir şekilde anlatmıştır. "Ben ve öteki" kavramlarını öyküye çok güzel bir şekilde yerleştirmiş ve güzel bir mesaj vermiştir.

Yazan: Ezgi Timuroğlu

Read more...

16 Mayıs 2009 Cumartesi

E-Okul Türkiye'de Neden Daha Önce Yapılmadı

Çünkü şartlar olgunlaşmamıştı.
— Kısmetlisiniz demek?
— Balık bakımından öyle. Balığa çıkıp da eli boş döndüğüm pek olmaz. Kendi yiyeceğimizi olsun çıkartırım.
— Kardeşiniz size yardım ediyor mu? Nazlı biraz kızardı, düşündükten sonra:
— Bizim köy çok iyidir efendim, dedi. Ama köyden olmayanlar, karşı kıyıdakiler rahat vermezler insana. Kardeşimi yanıma alırım. O olmayınca karşıya geçmem. Geçsem bile yolcu götürürüm.
— Yolcu mu?
— Evet efendim. Vapuru kaçıranlar, acele işi olanlar bulunur. Hastalık var, sağlık var. Köydeki kayıkçılar halden anlamazlar. Kırk yılda bir iş düştü diye, bir yerine on isterler. Zaten sandal diye birşey kalmadı.
— Biraz tehlikeli bir iş değil mi?
— Hangi işte tehlike yok ki e-okul. Sonra mecburum.
— Allah yardımcınız olsun, nerde oturuyorsunuz?
— Bostan sokağında kulübe gibi bir evimiz var. Sandalı yalılardan birinin kayıkhanesine çekerim.
— Kızım istediğiniz kadar bizim kayıkhaneyi kullanabilirsiniz.
— Ben de düşünmüştüm e-okul. Ama karşıdan gelen bazı balıkçılar vardır. Bunlar bizim koyda ağ atar, voli çevirirler. Onlar boş bulmuşlar burasını, benimsemişler. Köy-dekiler biraz çekiştiler.
— Onları savdık yavrum. Halat gibi bir ip germişler, ağlarını asmışlar. Sonra kayıkhanede kayık omurgaları, halatları, kayık demirleri dolu. Ne ise, güzellikle söyledik, toparlanıp gittiler.
— Bizimkiler yapmazlar bunu e-okul. Karşının ba-lıkçılarıyla az kavga olmadı köyde.
— Evet, ama bizi tanıyan pek yok.
— Siz de ayrılalı epeyce olmuştur e-okul. Ben onaltı yaşındayım. Sizi tanımamıştım.
Kerime Hanım:
— Biz köyden ayrılırken anneniz Nesibe Hanım hamileydi, dedi. Bir iki defa yalıyı yoklamağa geldik.
Nazlı giderken Kerime Hanım:
— Kızım, dedi. Eski varlığımız kalmadı. Bir emekli aylığı ile geçinmek zorundayız. İkram edecek halimiz yok. Ama annesi ara sıra olsun bize gelirse çok memnun olurum.
— Söylerim e-okul, mutlaka gelir.
Nazlı yine çıplak ayaklarıyla yürümüş, kayıkhaneden sandalını çıkartarak rıhtımdan açılmış, uzaktan elini sallamıştı.
Kerime Hanım:
— Çok şeker şey, dedi. Değil mi?
— Evet Hanımcığım, öyle.
— Nasıl yani?
— Şeker şey, dedin ya.
— Yalnız o kadar mı?
— Şunu bunu bilmem Kerime Hanım, bu zamana kadar bir kız evladı bu kadar şiddetle hiç özlememiştim. Ne çare ki Yüce Tanrı vermedi bize.
— Belki bir başka kadın alsaydın çocuğun olurdu?
— Sen bir başka erkekle evlenseydin çocuğun olmaz mıydı? İki verimsiz insan birbirimizi bulmuşuz.
Kenan Bey sigarasını yaktı. Gözlerini durmadan akıp geçen sulara ve yer yer rıhtım taşlarına doğru sıçrayan sulara dikti. Uzun uzun içini çekti.
Boğaziçi'nin bu dullar ve emekliler köyünde güzel bir yaz başlamıştı. Gösterişten uzak, kendi halinde, sabaha, akşama, ne yiyeceklerini düşünen bu insanlar, yazın güzelliğinden faydalanmak istiyor:
— Aman iyi ısınalım, kışa faydası olur, diyorlardı.
Önlerinde bir koy ve çoğu zaman sakin bir deniz vardı. Rüzgâr esmez ve vapurlar geçmezse deniz çarşaf gibi dümdüz ve gökkubbenin maviliğini içine çekmiş gibi gözükürdü.

Read more...

11 Mayıs 2009 Pazartesi

E-okul neden açılmıyor?

E-okul açılmayabilir, çünkü çok kişi asılıyor olabilir.
Kenan Bey ayağa kalkmıştı. Kerime Hanım biraz yana çekildi:
— Buyurunuz kızım, dedi. Balıklarınızı yedik. Çok da lezzetliydi.
Kız oturdu:
— Size de yer var bey amca, dedi.
Kenan Bey eşinin yanına ilişti. Kerime Hanım:
— Kızım, dedi. Siz kimlerdensiniz? Kız içini çekti:
— Ben balıkçı Ahmet'in kızıyım, dedi. Babam sizlere ömür. Bu köyün yerlisiyiz. Buraya geldiğinizden anneme söz ettim. Bilmem doğru tahmin etti mi? "Belki Kerime Hanım'la Kenan Bey gelmişlerdir" dedi.
Kenan Bey tutamadı kendisini:
— Biziz yavrum, biziz, dedi. Döndük dolaştık, kürkçü dükkânına geldik. Baba ocağı işte. Eh, ben de emekli oldum. Başımızı dinleyelim dedik.
Kız: '
— İyi ettiniz bey amca, dedi. Köy ıssız, ama her tarafa yakın. Bir ihtiyacınız olursa ben yardım ederim size.
Kerime Hanım:
— Kızım, dedi. Anneniz Nesibe Hanım mı?
— Evet, dedi kız. Demek tanıyorsunuz?
— Hatırladım, dedi Kerime Hanım. Kayınpederim Hulusi Bey hayatta idi. O zaman babanız Ahmet Bey'in bir sandalı vardı. Hulusi Bey'i ara sıra karşı sahile çıkartırdı. Vapurlar pek sık değildi o günlerde. Köyde bir düğün oldu, Ahmet Nesibe Hanım'la evlendi. Anneniz bize sık sık gelirdi. Marifetli bir hanımdı. Bana gelir, diktiği elbisenin makinesini çekerdi. Sonra biz ayrıldık buradan. Dünya işleri işte. Sizin adınız?
Kız:
— Benim adım Nazlı, dedi.
— Güzel isim doğrusu. Sandalda bir oğlan çocuk vardı. O kim?
— Kardeşim Cemil, dedi kız. Benden sonra o dünyaya gelmiş. Ona dedemin adını koydurmuş babam.
Kenan Bey:
— Cemil Kaptan olacak, dedi.
— Evet, dedi kız. Dedem Karadeniz'de birçok limana gider, kereste filan getirirmiş. Armalı filan bir teknede kaptanlık yaparmış. Ama ben o zamanlara yetişmedim. Dedemi de hatırlamıyorum.
Kerime Hanım:
— Hiç okudunuz mu kızım? dedi. Nazlı:
— Ortayı bitirdim teyzeciğim, dedi. Daha da okurdum ama dul bir kadın olan anneme yüklenmek istemedim. Kardeşim de vardı. Kadıncağız, el dikişi dikecek de bizi okutacak.
— Anneler gayretlidir evladım.
— Evet ama, genç yaşında dul kalan bir kadına ben yüklenmek istemedim.
— Peki ama, ne yaptınız yavrum?
— Ne yapabilirdim teyzeciğim, balıkçılık, kayıkçılık.
— Sen mi kızım? Ama bu erkek işi.
— Kardeşim yetişsin, ne yaparsa yapsın. Şimdilik ben annemi idare etmeğe çalışıyorum.
— Kayıkçılık mı yapıyorsunuz?
— Evet, daha doğrusu balık tutarım, karşıda bir iki balık lokantası vardır, çoğu zaman tuttuğumu onlara götürürüm.
— Kazanç oluyor mu?
— Eh, işte akmazsa da damlıyor.
— Her zaman balık olur mu?
— Ben çoğu zaman eli boş kalmam.
— Başka balıkçılar size engel olmuyorlar mı?
— Teyzeciğim, artık öyle kıyı balıkçısı mı kaldı. Kayıklarını motorların peşine takar, büyük işler peşine koşarlar.. Boğaz'da işini bilen daima istavrit ve izmarit bulabilir.

Read more...

10 Mayıs 2009 Pazar

Fenerbahçe - Galatasaray Dostluk Maçı

Evet yanlış okumadınız, Fenerbahçe SK ile Galatasaray SK anlaşmış ve beraber dostluk ve kardeşlik müsabakası düzenlemeye karar vermişler. Yer neresi biliyor musunuz? İstanbul İnönü Stadyumu. Seyirciler eşit olacak.
Kenan Bey epeyce heyecanlanmıştı. Kızın sandalını dikkatle izliyor, hatta endişeleniyordu.
Tenekenin içinde tıkırdayan balıklar Kenan Bey'i uyardı. Kutuyu alarak tahta sırada oturan karısının yanına gitti:
— Gördün mü hanım? dedi.
— Görmez miyim. Kızla kaynatıyordun. Kenan Bey kıpırdayan balıkları seyrederken:
— Ne kaynatması be Kerime, dedi. Çocukdu o?
— Sen de zaten çocuklara düşkünsündür.
— Eh, ne yapayım, Allah bize çocuk vermedi.
— Kimin nesi bu kız?
— Ne bileyim. Sandalın başında kırmızı yazı ile Nazlı diye bir isim vardı.
— Nazlı mı? Herhalde bir yalı sandalı.
— Ne bileyim Kerime. Sandalın içinde bir balıkçı sepeti vardı. Balıkla dolu.
— Balık mı satıyor yoksa?
— Belki de balık satıyor. Vapur geçti, dalga geliyordu, hemen açıldı. Konuşup anlaşamadım.
— Beyaz bir sandal, öyle mi?
— Evet, ne var?
— Koyda dolaşıp duruyor da!
Kenan Bey aşçılıktan epeyce anlardı. Balıkları güzelce ayıkladı, önce deniz suyu ile yıkadı, sonra içeride duru-ladı, tuzladı ve mutfağa bıraktı. Ellerini yıkamış, sıvadığı kollarını indiriyordu.
— Kerime, dedi. Sana birşey söyleyeyim mi, çok güzel bir kızdı bu bize balık veren.
— Aklın kaldı, desene.
— Bırak bana sataşmayı. Vallahi merak ettim. İnci gibi bir kız. Ayağında bir pantolon vardı, ama ayakları çıplaktı.
— Çıplak mıydı? Neden?
— Canım, ben ne bileyim! Çıplaktı ayakları. Bembeyaz, çocuk ayakları gibi küçük ayakları vardı. Dalgalardan kaçmak için küreğe asılırken ayaklarının birini önündeki ağaca dayadı.
— Ne ağacı bey?
— Canım kürek çekilen yerin önünde ayak dayamak için bir tahta vardır. Küreği çekenler oraya ayaklarını dayar, kuvvet alırlar.
— Peki ne olmuş?
— Kız işte ayağını o tahtaya dayadı. Hem ayak değil, sanki eldi. Adeta o tahtayı kavramıştı.
— Maşaallah, hiç dikkat etmemişsin.
— Canım Kerime, bırak şu sataşmayı bana. Ben bayağı merak ettim çocukları.
--Hangi çocukları?
— Sandaldakileri işte. Kız bir yanına yaslanarak küreklere asılıyordu. Sandal çabucak açıldı rıhtımdan, sonra akıntıya kapıldı, hem kayıyor, hem de uzaklaşıyordu.
Yalıya geldi geleli, ilk defa o akşam balık yemişlerdi. Karı, koca taze balıkları iştahla yemiş, limonlu yeşil salata ile midelerini bastırmışlardı. Daha da kalmıştı kutuda. Onları tel dolaba koydular. Geç vakitlere kadar oturdular. Arkalarına birer örtü alarak ikinci katın balkonunda otururken karşı kıyıdaki müzik ve şarkı seslerini dinlediler. Gece olunca sesler daha kuvvetli olarak geliyordu. Rumeli yakasının bu canlılığına karşılık, Anadolu yakasında bir sessizlik ve karanlık vardı.
Daha Mayıs ayı yeni çıkıyordu. Boğaz yolcuları vapurlardan taşarcasına gelip gider ve motorlar rıhtımlara suları savurarak geçerlerken köyün içinden ne bir insan el sallıyor, ne de bir ilgi gösteriliyordu.
Bir iki gün daha geçmişti. Karı koca rıhtımda otururlarken beyaz sandal geldi, geldi, kayıkhaneye girdi ve Kenan Bey'e balık veren kız rıhtıma çıkarak onlara doğru yürüdü.
Ayağında yine pantolon vardı ve ayakları yine çıplaktı. Bu çıplak ayaklar ıslak olmalı ki rıhtımın üzerinde yaş yaş iz bırakıyordu.

Read more...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

İnşallah Sivasspor Şampiyon Olur!

Herkesin dileği...
— Biz bu yalıda evlenmedik mi?
— Haa, evet. Babam Hulusi Efendi nikâh memurlarını yalıya getirtmişti. Aşağıda, rıhtıma bakan büyük misafir odasında nikâh kıyılmıştı.
— İyi hatırladın bey. Ne günlerdi o günler, değil mi?
— Evet, ikimiz de gençtik.
— Gelinliğimi hatırlıyor musun?
— Gelinliğini mi? Herhalde telin, duvağın vardı.
— Vardı elbette. Ya elbise?
— Kerime, biz erkekler giyim kuşama pek dikkat etmeyiz. Yalnız annemin taktığı salkım küpeleri hatırlıyorum. Sana yüzgörümlüğünü takarken küpeler pırıl pırıl parlıyordu. Ne oldu o küpeler?
— Satmadık mı?
— Öyle ya. Zaten satmadığımız bir kendimiz kaldı.
Yorulmuşlardı. Yola alışık değillerdi. Şimdi tekrar o yolları tepecek, iskelede vapur bekleyecek, köprüye çıkınca La leli'ye kadar bir otobüs yolcuğu yapacaklardı.
Hava güneşli ve ferahlatıcıydı. Kerime Hanım:
— Bey, dedi. Kalalım bu akşam?
— Nerede, burada mı?
— Öyle ya. Götürmediğimiz bir iki şilte var. Yükün içinde. Hava güzel. Sen şöyle çarşıya doğru bir uzan. Yiyecek bir şeyler bulursun. Ama pek geç gelme.
— Neden?
— Neden olacak, korkarım ben.
Köye ekmek getiren bir bakkal varmış. Eski fırın kapanmış. Kenan Bey kendi köyünün yabancısı ve acemisi olarak zar zor bir ekmek bulmuştu. Kerime Hanım bir gün evvelden tepsi böreği yapmış, bir de gerdan sövüşü ile iki yumurta haşlamıştı.
Öğle yemeğini, insanın altında gıcırdayan ve binaya yaslandığı için duran tahta sırada yediler.
Yolun karşısında bir hayrat çeşme vardı. Suyunun şifalı olduğunu söylenirdi. Kenan Bey oradan da bir testi su aldı.
Yalının mutfağı insanı ürkütecek kadar büyük, ocağı ga yet geniş ve karanlıktı. Kimbilir ne zamandan kalma sön müş ateş korları ve uçları yanmış odun parçaları vardı.
Yere gömülü küpler, götürülmesine gerek görülmeyen kazan ve maltızlar insana hep eskileri hatırlatıyordu. Bir de kuzine dedikleri geniş, demir bir soba vardı.
En son hangi tarihte gelip yokladıklarını hatırlamıyorlardı. O geceyi orada geçirdiler. Ayaklı lambaların içinde gaz kalmamıştı. Işık için zahmet çekmediler. Yalıdan hemen hemen hiçbir şey eksilmemişti. Kenan Bey:
— Buranın halkı namuslu insanlardır, dedi. Bir emanet bıraksan hepsi göz kulak olur. Bu lambalar şimdi antika. Bak alıp yürütmemişler. Yukarı kattaki taban halısı bile duruyor. Şimdi onlar çok kıymetli.
Ertesi sabah birbirlerine testiden su dökerek ellerini yüzlerini yıkadılar. Kalan böreklerden birer parça yediler. Kerime Hanım:
— Bey, dedi. Laleli'de oturuyoruz ama oturduğumuz yer mezar gibi. Bak burası aydınlık, o kadar rutubet de yok. Diyeceğim şu ki, dünyanın parasını verdiğimiz o yer odalarını bıraksak da buraya taşınsak. Onbeş bin lira aylık veriyoruz. Ay dediğin şıp şıp geliyor. Aylığının hemen hemen yarısı bu kiraya gidiyor. Kira elimizde kalsa.
Kenan Bey'in de eski yaşantısı gözlerinin önüne gelmiş ve yalıya taşınmakta bir fayda ummuş olmalı ki, kısa bir konuşmadan sonra oy birliği ile karara varmışlardı.
Yalıda eşya olarak onları idare edecek bir çok kalıntı vardı. Aşağı salonda çini soba bile kurulu duruyordu. Bahçeden kayıkhaneye inilen merdiven başında karanlık bodrumda bir köşede yığılı odun kömürü bile gördüler.
Karı koca Laleli'ye dönüp zaten pek az olan eşyayı bir kamyona yüklediler, kendileri de bindiler ve Boğaz Köprü-sü'nden geçip eski köylerine geldiler. Taşınma biraz pahalıya oturmuştu ama bir iki ayda bunu karşılayacaklarını düşündüler.

Read more...

E-okul Basit Türkçe Diyaloglar

— Peki hanım, peki, vazgeçtim.
— Neden vazgeçtin? Benden mi?
— Ayol, senden vazgeçsem ne olacak ki. Yaş yetmiş, iş bitmiş.
— Erkek milletinin işi kolay kolay bitmez.
Kenan Bey, bayat bir gazeteyi kimbilir kaçıncı defa okumak için eline alınca Kerime Hanım seslendi:
— Kenan Bey?
— Buyur.
— Bana ne söyleyecektin?
— Vazgeçtim, dedim a.
— Söyle Allahını seversen, merak ettim.
— Yalıya gidelim, bir dolaşalım diyecektim.
— Ne zaman?
— Ne zaman olacak, bugün, yarın.
— Peki neden gitmiyoruz?
— Söylemeğe meydan verdin mi?
— Kuzum tekrar başlama. Madem ki gidelim diyorsun, gideriz. Ama biraz da masraflı olmaz mı?
— Otobüs parası, vapur parası.
— Sen niye gidelim diyorsun?
— Bir kere vergisini vereceğiz. Sonra düşünüyorum yalının artık bize bir yararı var mı? Satalım, gitsin.
— Bilmem ki bey, arada bir yalımız var diye övünüyoruz.
— Yalı değil karga yuvası artık.
— Bakalım para verirler mi?
— Binaya değil, ama rıhtım çok esaslıdır. Denize yirmi metre cephesi var. Satarsak son zamanımızda rahat ederiz.
— Bilmem ki. Eğer karar verdinse ben birşey hazırlı-yayım. Yarın erkenden kalkar gideriz. Allah vere de hava boz-masa.
— Mayıs'ın ortalarına geldik hanım, hava bozsa da ne olacak ki!
Ertesi gün, ıngıl ıkış yola çıkmış kendilerini boğaz vapurlarından birine atmışlardı. Vapur köyün iskelesinde durmadığı için komşu köyün iskelesine çıkıp yalıya kadar yürüdüler.
Yoldan duvarla ayrılan yalının bahçesinin kapısı yarı aralıktı. Demir kapı basmış, toprağa gömülmüştü. Bir insan zorlukla geçebiliyordu.
İçerinin manzarası da içler açışıydı. Sağlam kalan bir incir ağacından binanın kaplamasına bir ip bağlanmış, buraya balık ağları asılmıştı. Rıhtımda, yerde, boylu boyunca iki kayık küreği yatıyordu. Ayrıca bir balıkçı kayığını rıhtımdan yukarıya almışlardı.
Komşu yalıdan genç bir adam seslenmişti:
— Ne arıyorsunuz orada? Kenan Bey:
— Bana bak oğlum, dedi. Ben bu yalının sahibiyim. Rıhtımdaki adam:
— Öyle söylesene, dedi.
Rıhtım biraz esiyordu. Arka kapıdan içeriye girdiler. Yerler bir karış tozdu. Ama buraya girip çıkanlar olmalı ki tozların üzerinde iri iri ayak izleri vardı.
Alt kat, kalın duvarlardan yapılmıştı, kârgirdi. Tavanı da sağlam kalmıştı. Trabzanları tutunarak ikinci kata çıktılar, orası da toz içindeydi ve deniz tarafındaki camlardan bir kısmı kırılmıştı. Arka taraftaki odalar daha mazbuttu ve yolun karşısındaki yeşillik yalının içine vurmuştu.
Giderken, eskilikleri, sakatlıkları yüzünden götürülme-miş sedirler, ipek örtüleri yol yol dökülmüş kanepeler vardı.
Eski bir süpürge ile biraz temizledikleri yere oturdular. Kerime Hanım:
— Bey, dedi. Bittim ben. Kenan Bey sigarasını yakarken:
— Ben de yoruldum, dedi.
— Aklıma ne geldi bey, biliyor musun?
— Ne bileyim.

Read more...

Büyükada Belediyesi

Bu perişan rıhtımlarda olsa olsa, yeldirmeli ihtiyar bir hanım, sarsık bir sandalyada oturarak denize bakar bakar, eski günleri, kaybettiklerini düşünerek içini çeker.
Bazen eli bastonlu, sakallı bir ihtiyar balık tutmağa çalışır. Çoğu zaman rıhtımlar boştur.
Ne yazın neşesi, ne Boğaz'ın güzelliği ve ne de deniz mevsimi bu köyün halkını neşelendirir. Ama bayram günlerinde harap pencerelerden veya balkonlardan bir bayrak sallandırırlar. Diğer köylerde, en kapalısı, askılı bir elbise ile göğsü bağrı açık veya mayo ile gezen, rıhtımlarda neşe çığlıkları atan, yakınlardan geçen vapurlara el sallayan genç kızların kaynaşdığı köylerdeki yalılarda bir tek bayrak göremezsiniz.
Bayramlar, onlar için eskimiş ve mazi olmuşlardır. Onlar yeni bir yaşantının insanları olmuşlardır. Şişli'de kışlıkları, Boğaz'da, ya da daha uzak, Kuşadası, Antalya, Marmaris gibi yerlerde, ancak bir ay kadar kaldıkları mevsimlik konutları vardır. Bunlara, kışın bakılması için bekçi parası verirler.
Bunların Amerika'da veya İsviçre'de kızları, oğulları var-drr. Her zaman için söylenirler:
Ne yaparsın, burası yaşanacak memleket değil ki? Oku, bunca yıl dirsek çürüt, kafa patlat eline bir şey geçmez.
Analardan, babalardan, Avrupa memleketlerine, arada bir uçan vardır. Orada gördüklerini ballandırarak anlatırlar. Medeniyet varmış, herkes çalışıyormuş.
Bu insanlar hiçbir zaman bir memleketi memleket yapanların orada oturanlar olduğunu düşünmezler. Orada bir medeniyet varsa, bir güzellik varsa, bir rahatlık varsa, bunu orada yaşıyan insanların sağladığını düşünmezler. Hazıra konmak, başkalarının emeğini sömürerek yaşamak isterler.
Bu insanlar düşünemezler ki, memleketi memleket yapan insanlardır. Yağmurları yağdıranın ormanlar, yeşillikle-
ri verenin sular olduğunu akıllarına bile getirmezler. Onlar bu memlekette okur, palazlanır, vatanlarını beğenmez, kaçıp gider, burada kazandıklarını başka bir memlekette yerler.
Rahatlığı, bolluğu, lezzeti, varlığı, herşeyi Devletbaba-dan beklerler. Bunlar hayırsız evlâtlardır.
Bizim, dullar ve emekliler köyünde, yüksek aşamalara kadar çıkmış, bu memlekete hizmet etmiş, subay emeklileri, devlet kapılarında yıllarca çalışmış memleketin ihtiyar, emekli evlâtları vardır. Onların dul kalmış kadınları vardır. Bunlar aldıkları aylıkla geçinmeğe çalışır ve daima:
Allah devlete, millete zeval vermesin, derler.
Kerime Hanım'la Kenan Bey de biri emekli, biri çapından düşmüş ev kadını iki yaşlı insandır. Bunların bu köyde, babadan kalma bir yalıları vardır. Zar zor vergilerini verirler, bazen şöyle bir vapur gezintisi yapmağa kalkarken, yalılarının önünden geçerken içleri sızlar.
O bir zamanın zengin yatağı olan yalı, saçakları sarkmış, olukları dökülmüş, camlarının bir kısmı uçmuş, çerçeveye çuval gerilmiştir.
Yalının çamları, süs ağaçları, kimbilir kimler tarafından kesilip yakılmıştı. Yalının arka tarafındaki renkli camlarla süslü, giriş kapısının önündeki mermer basamakların aralıklarından incir ağaçları çıkmıştır.
Mayıs ayında, üç aylığını aldı zaman Kenan Bey:
Hanım, dedi. Sana bir şey söyleyeceğim ama hemen lafımı ağzıma tıkama.
Kerime Hanım:
Ayol, ne zaman lafını ağzına tıkadım? dedi. Sesim yok, soluğum yok. Sen zaten para alınca böyle kırıcı olursun.

Read more...

8 Mayıs 2009 Cuma

İstanbul, Boğaziçi

İstanbul'da Boğaziçi köylerinden biri. öteden beri, bu köyde oturanlar, köylerine, "Dullar, emekliiek köyü" derler.
Hakları da var. Deniz kıyısına sıralanan ihtiyar yalılar birbirlerine bakarak uyuklar. Kimi denize uçmuş, kimi sağlam kalabilmiş rıhtımlara, denizin dalgaları aynı alışkanlıkla çarpar, tırmanır. Herşey, herşey değişmiştir bu köyde, ama ay ışığı ve denizin akıntısı değişmemiştir.
Yazın, yakındaki iskeleye yanaşmak için yaklaşan denizyollarının vapurunda bulunanlar köye bakarak söylenirler:
Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur. Bir zamanlar bu köy, bu yalılar kibar yatağı idi. Zenginler Mayıs ayından gelmeye başlarlardı. Rıhtımlarda arap hizmetçiler, başlarında süslü başlıklarla beyaz ve oynak kızlar, beli kuşaklı, usta bir ahçı ve hepsinden güze! kibar ve nazik hanımlar dolaşır, köyün sebze kayıkları, bakkal kayıkları rıhtımlara sokularak ağır ağır geçerler, çoğu zaman alış veriş yaparlardı. Şimdi vapurlar bile iskeleye uğramaz oldu. Neye uğrasın, gelen giden yok ki.
Çok doğru, şimdi vapurlar bile açıktan geçiyor. Yazın, Boğaziçi'nin en kalabalık zamanında bile pek gelen giden olmuyor.
Yalıların sahipleri çoktan ölüp gitmiş, dağ suları bile kesilmiş, rıhtımlar çürük dişli ağızlara benzemiş.

Read more...

25 Nisan 2009 Cumartesi

E-okul Okul Bilgisi

Okul, çeşitli bilgilerin okutulup öğretildiği yerdir. Okuyup yazmadan, en ileri bilimlere kadar bütün bilgiler okullarda verilir. Kelimenin anlamı sonradan daha da genişleyerek, çeşitli dallarda belli bir fikri veya tarzı gösteren ifade almıştır: Felsefe okulu, edebiyat okulu gibi...
İnsanları küçük yaşlarından itibaren yetiştirmek fikri, çok eski çağlardan beri vardı. İlk kurulan okullar, daima dinî müesseselerde, din eğitimiyle beraber yürütülmüştür. Eski Yunan'da Akademas adındaki bilginin evinin bahçesinde vermeye başladığı derslerle, özel okullar da eğitim çabasına katılmışlardır. Sonradan ihtisas topluluklarına "akademi" denmiştir. Roma'da hemen her ev bir okul sayılmış, M.Ö. 3. yüzyılda da ilk dilbilgisi okulları açılmıştır. Daha sonra "şehir" ve "imparatorluk" okulları kurulmuştur.
Ortaçağ'da okullar yeniden kiliseye bağlanmış, bu eğitim tarzında tartışmaya, fikir münakaşasına yer verilmemiş ve öğretmenin dediği dedik olarak kabul edilmiştir.
Bizde de okullar camilerin, mescitlerin yanı sıra gelişmiştir. Eğitimin temeli de Kur'an öğrenimi olmuştur. Mahalle okulları (sübyan mektepleri) bugünkü ilkokulların yerineydi. Sübyan okullarından sonra, orta ve yüksek öğrenim veren medreseler, askerî ve mülkî sınıfları yetiştiren saray okulları vardı. Bunların en yükseği de, Enderun'du. (Bak ENDERUN).
Tanzimat'tan sonra eğitim sistemimizde ilk büyük değişiklik yapıldı. Cumhuriyet' ten sonra, 1924'te mahalle okulları Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlandı. 1926'da da tamamen kaldırılarak, yerini ilkokullara bıraktı. Bugün ilkokullar bütün memlekete yaygın bir hale gelmektedir. Ayrıca eğitim sistemleri de modern metodlara uydurulmaktadır.
Türkiye'de ilkokul çağından sonra öğrenim, orta ve yüksek olmak üzere ikiye ayrılır. Orta öğrenim iki safhadır: Ortaokul ve lise. Ortaokul ilköğretime bağlı olup, 3 yıl sürer. Lise ise 4 yıl sürer. Lisede ikinci yıldan itibaren öğrenciler "fen", "edebiyat" veya "eşit ağırlık" olmak üzere üç kola ayrılırlar Lise bitirdikten sora da üniversite eğitim başlar. Ayrıca ülkemizde çeşitli özel okular ve kolejler, yabancı bazı liseler vardır, buralarda yabancı dillerde daha geniş öğretim yapılır. Bunların bazıları 4 yerine 5 yıldır. Orta dereceli okullar arasında meslek okulları ve teknik öğretim yapanlar da vardır.
Yüksek öğrenim, liseyi bitiren öğrencilerin girdiği Tıbbiye, Teknik Üniversite Edebiyat Fakültesi gibi ihtisas okullarıdır.
E-okul iyi bir okulda okumanızı en içten dilekleriyle temenni eder.

Read more...

19 Nisan 2009 Pazar

Noktalama İşaretleri

Yazılı anlatımda anlamayı kolaylaştıran sembollere noktalama işaretleri denir. Noktalama işaretleri yazılı anlatımda anlamı netleştirir, yanlış anlaşılmaların önüne geçer ve okumayı kolaylaştırır. Noktalama işaretlerinin doğru ve yerinde kullanılmaması okumada ve anlamada hem güçlüklere hem de yanlışlıklara yol açar.
Türkçede kullanılan başlıca noktalama işaretleri şunlardır:
NOKTA (.)
* Tamamlanmış cümlelerin sonuna konur:
Gönüllere gülümsemeyle tesir edebilirsiniz. Başarılı olmanın anahtarı, çok çalışmaktır. Doğruları söylemekten çekinmeyin.
* Kısaltmaların sonuna konur:
c. (cilt)
Bkz. (bakınız)
mah. (mahalle)
İng. (İngilizce)
* Sıra gösteren sayılardan sonra konur:
3. (üçüncü)
VII. (yedinci)
* Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:
I. A.
II. a.
* Tarihlerin yazımında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur:
10.04.2009
14. VI .2009
* Sayı basamaklarının arasına konur:
10.358.000
* Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için kullanılır:
Annemle, 14.25'te buluşacaktık.
Pendik'te 20.30'da başlayan yangın devam ediyor.
* Matematikte çarpı işareti yerine kullanılır:
2.5=10
Uyarı: Noktadan sonra gelen cümle büyük harfle başlamalıdır.
VİRGÜL (,)
* Eş görevli sözcük ve sözcük öbekleri arasına konur:
Ulusumuzun ilerlemesi, yurdumuzun kalkınması, insanlığın mutluluğu için Atatürk'ün gösterdiği yolda gitmeliyiz.
Bahçeler, kırlar, dağlar çiçeklerle bezenmişti.
* Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:
Bizi arar, sorar, yalnız bırakmaz.
Erken uyandım, valizleri hazırladım.
* Özneyle yüklem arasına başka öğeler girmişse ya da öznenin vurgulu bir biçimde belirtilmesi gerekiyorsa, özneden sonra konur:
Öğrenciler, günün her saatinde burada ders çalışabilirler.
Ömer Usta, yerdeki tahta parçalarını toplarken zorlanıyordu.
* Cümlede, vurgulu bir biçimde belirtilmesi gereken öğelerden sonra konur :
Bugün, her zamankinden daha çok işimiz var.
Ayşin'e, bir not iletmek istiyorum.

Read more...

18 Nisan 2009 Cumartesi

ÖZ ŞİİR ANLAYIŞINI SÜRDÜREN ŞİİR

1) Şiirlerde iç ahenk önemlidir. (Aliterasyonlar, kelime tekrarları, asenans, ölçü, kafiye, redif)
2) Şairler iç ahengi yakalayabilmek için söz sanatlarından, ses benzerliklerinden, redif ve kafiyeden yararlanmışlardır
3) İşlenen temalar sıradan okurun anlayamayacağı karışıklıktadır.
4) Şiirlerde şekil güzelliği arzulanmaktadır.
5) Şiirlerde kullanılan kelimeler net ve açık olmamalıdır.
6) Şiirde her türlü duygulanmaya imkan sağlayan muğlaklık olmalıdır.

Örneğin: Necip Fazıl ve Cahit Sıtkı’nın şiirleri kapalı şiirlerdir.

Read more...

Beş Hececiler (FEHOY)

Ömer Seyfettin ve Ali Canip’in başlattığı Yeni Lisan ve Milli EDEBİYAT Cereyanı gittikçe güçlenmiş, birçok şair hece ölçüsüyle şiir söyleyerek bu edebiyata destek vermiştir. Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Yusuf Ziya Ortaç, Halit Fahri Ozansoy Beş Hececiler olarak anılmıştır. Adı geçen şairler ve bunlara benzer şiir yazanlar aslında milli bir edebiyat oluşturmaktan uzaktadırlar. Belki Anadolu ve oranın insanlarına sevgi duyuyorlardı fakat şiirlerinde milli edebiyatı sade dil, hece vezni ölçülerine indirgemekten ibaret saydıkları söylenebilir. Bunlar ayrıca Milli Edebiyatı Cumhuriye Dönemine bağlayan köprü vazifesi görmüşlerdir.

Sevgili öğrenciler Beş Hececiler'in isimlerini aklınızda tutmak için dilerseniz FEHOY formülünden yararlanabilirsiniz. FEHOY, şairlerimizin baş harfleridir.

Read more...

12 Nisan 2009 Pazar

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÖĞRETİCİ METİNLER

DENEME
Yazarın herhangi bir konu üzerinde kesin yargı ve sonuçlara varmadan görüşlerini serbestçe anlattığı yazıalra denir. Deneme yazarı ispatlamaya çalışmaz. Sadece söylemekle yetinir. Başka insanları, başka sorunları anlatırken bile aslında hep kendinden hareket eder. Bu nedenle deneme öznel bir nitelik taşır.
Ölüm, yaşama sevinci, arkadaşlık gibi insanı ilgilendiren her konuda yazılabilen bir tür olan denemede yazar sıcak ve içten bir anlatımı tercih eder. Deneme yazarının herhangi bir konuda uzman olması gerekmemekle birlikte deneyim ve birikimlerle zenginleşmiş bir düşünce dünyasına sahip olmayı gerektirir. İlk deneme yazarı. Montagine’dir.
Bizde iste Nurullah Ataç başarılı bir deneme yazarıdır.
MAKALE
Bilimsel, siyasal, ekonomik ve toplumsal konuları açıklayıcı ve yorumlayıcı niteliği olan gazete ve dergi yazılarına makale denir. Makaleler herhangi bir konuda bilgi vermek, bir gönüşüsavunmak amacıyla yazılır. Makalelerde kanıtlama amacı ve bilimsel bakış açısı vardır. Makalelerin mümkün olduğunca açık ve yalın bir dille yazılması gerekir. Söz oyunlarına ve mecazlara başvurulması makalelerin ciddiyetini ve kanıtlama gücünü azaltır. Makale yazarıörneklendirme,karşılaştırma, kanıt gösterme, sayısal verilerden yararlanma, tanımlama gibi yöntemlerden yararlanır.
Edebiyatımızda ilk makale Şinasi tarafından yazılmış olup bu makale Tercuman-ı Ahval Gazetesi’nde yayımlanmıştır. Mukaddime.
NAMIK KEMAL, PEYAMİ SAFA, FALİH RIFKI ATAY, HÜSEYİN CAHİT bu alanda eserler vermişlerdir.
GEZİ YAZISI
Gezilip görülen yerlerde ilginç bulunan yanların sıcak bir dille anlatıldığı yazılardır. Yazar anlattığı yeri okuyucunun hayal gücünde canlandırması için betimlemelere ve açıklamalara sıkça başvurur. Böylelikle okuyucu o yerin doğal güzelliklerini, tarihi ve kültürel özelliklerini, orada yaşayanların gelenek ve göreneklerini anlar. Eskiden gezi yazılarına Seyahatname denirdi. Dünya Edebiyatı’nın en önemli gezi yazıları arasında 13.yyda Marco Polo’nun Uzakdoğu İzlenimlerini içeren Seyahatnamesi ile 13yy da İbn-i Batuta’nın İslam Dünyası Gezilerini anlatan eseri önemlidir.
Evliya Çelebi -> Seyahatname
Ahmet Haşim -> Frankfurt Seyahatnamesi
Reşat Nuri Güntekin -> Anadolu Notları
ANI (HATIRA)
Bir kişinin kendi başından geçen olayları merkeze alarak geçmişte yaşanan olaylarla ilgili tanıklıklarını anlattığı yazılara hatıra adı verilir. Anılar kişilerin belli bir zaman dilimine ait gözlem ve izlenimlerinin kağıda yansımış şeklidir. Anılar yaşanmakta olanları değil, yaşanmış olanları yansıtır. Türk Edebiyatı’nda Anı türünün ilk örneği
Babürşah -> Babürname
Ahmet Rasim -> Gezilerim, Falaka
Halit Ziya Uşaklıgil -> Kırk Yıl, Saray ve Ötesi
Falih Rıfkı Atay -> Çankaya ve Zeytin Dağı
Yakup K. K. -> Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Zoraki Diplomat
FIKRA
Gazete ve dergilerde yayımlanan güncel, siyasal ve toplumsal sorunları ele alan yazılardır. Fıkralarda siyasal ve toplumsal olaylar ele alınırken belgelere ve kanıtlara aşırı şekilde yer verilmez. Makaleler gibi iddialı ve ispatlayıcı yönü fazla yoktur. Fıkra yazarı geniş halk kitlelerine seslendiği için yazısı anlaşılır olmalıdır. Sade bir dil kullanmalıdır. Fıkranın en önemli özelliği günü birlik yazılmasıdır.

Read more...

11 Nisan 2009 Cumartesi

REŞAT NURİ GÜNTEKİN

Asıl ününü Çalı Kuşu adlı romanı ile sağladı. Yazar, müfettişlik göreviyle, Anadolu’yu gezdiği için Anadolu insanını yakından tanımıştır. Eserlerinde Anadolu’daki hayatı ve toplumsal sorunları ele almış ve insanı insan çevre ilişkisiyle yansıtmıştır. Kullandığı dil oldukça sade ve yalındır.
Romanları: Gizli El, Çalı Kuşu, Dudaktan Kalbe, Yaprak Dökümü, Akşam Güneşi, Bir Kadın Düşmanı, Yeşil Gece, Kızılcık Dalları
Hikayeleri: Tanrı Misafiri, Leyla ile Mecnun
Gezi Yazısı: Anadolu Notları

Read more...

AHMET HAMDİ TANPINAR

Bütün eserlerinde zaman kavramı üzerinde durur. Batıdaki gelişmeleri yakından izlemiştir. Romanlarında doğu ve batı kültürlerinin kaynaştığı görüşür. Tanpınar’ın eserlerindeki gözlemleri düşünce ve hayallerle zenginleşir. Eserlerinde İstanbul sokaklarını, çarşılarını, tarihi güzelliklerini, mimari yapısını, savaş yıllarının sıkıntılarını işler. Tanpınar’da rüya kavramı da önemlidir. Şiirlerinde biçim olarak belli bir kalıba bağlı kalmamış fakat hece ölçüsünü kullanmıştır.
Başlıca Eserleri: Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Romanları: Feshanenin Dışındakiler, Mahur Beste.
Hikayeleri: Abdullah Efendi’nin Rüyaları, Yaz Yağmuru
Deneme, Eleştiri ve İnceleme Eserleri: Beş Şehir, Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi.

Read more...

8 Nisan 2009 Çarşamba

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı

Cumhuriyetin ilan edilmesi ile başlamıştır. (29 EKİM 1923) Bu dönemde oluşan edebiyata Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı Denir. Bu Dönemin genel özellikleri şunlardır;

1) Bu dönemi Milli Edebiyat’tan kesin sınırlarla ayırmamız zordur. Çünkü Milli Edebiyat sanatçıları Cumhuriyet’in ilk yıllarında en önemli eserlerini vermişti.

Örneğin; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Koray…

2) Cumhuriyet’in ilanı ile ve yapılan devrimlerle Türk Aydını bir siyasi değişim yaşamıştır. Latin harflerinin kabulü, eski yazı ve yeni yazı kargaşasının yaşandığı bir ortamda Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı başlamıştır.

3) Bu edebiyatın temelinde İstiklal Savaşı ve Atatürk devrimleri vardır. İster şiir, ister roman olsun çoğu eser bu iki konu ile doğrudan veya dolaylı yoldan irtibatlıdır.

4) Milli Edebiyat ile başlayan halka inme ve Anadolu’yu tanıma çabası, Cumhuriyet’in ana ilkesi olmuş, Türk halkının her kesimi edebiyata girmiştir. Artık edebiyat İstanbul’un sınırlarını tamamen aşmıştır.

5) Eserlerde yalın, anlaşılır bir dil kullanılmıştır.

6) Yazar ve şairlerin birçoğu Anadolu’ya yönelmiş, halkın günlük yaşantısını toplmsal sıkıntısınI Anadolu’nun doğan güzelliklerini halk bilimini eserlerinde işlemişlerdir.

7) 1940 yılına kadar Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in dışında şairlerin çoğu şiirlerini hece ölçüsüyle yazmışlardır. 1940 yılından sonra serbest şiirler de yazılmıştır.

8) Konular gerçekçi bir anlayışla ele alınmıştır

9) Bu dönem şiirinde halk şiirinin biçim ve içerik özelliklerinden yararlanılmıştır. Daha çok Anadolu coğrafyası halkı, ulusal duygular gibi konu ve temalar işlenmiştir.

10) Tiyatroda daha çok sosyal, psikolojik konular ve köy hayatına ağırlık verilmiştir.

11) Edebiyat tarihi, eleştiri, deneme, gezi yazısı, hatıra gibi alanlarda eserler verilmiş. Gazetecilikte önemli gelişmeler olmuştur.

12) Memleketçilik, Mistik Akım, Yedi Meş’aleciler, Beş Hececiler, Birinci Yeni (Garipçiler), İkinci Yeni, Hisarcılar gibi bazı yönelişlerde gruplar ortaya çıkmıştır.

13) Şiirde Necip Fazıl Kısakürek’in, romanda ise Peyami Safa’nın temsil ettiği akıma Mistik Akım denir.

Read more...

Copyright 2009 e-okul. Hakkı varsa saklıdır.

Üste GİT